“Tevafuk” başlıklı son yazımı kaleme aldıktan sonra dünya biraz daha değişti.
Selin Öztürk
•
“Tevafuk” başlıklı son yazımı kaleme aldıktan sonra dünya biraz daha değişti. Ya da daha doğrusu aynı hikaye yeni başlıklarla yeniden yayımlandı.
Bu kez başlığımız “Tevatür.”
Çünkü artık olan bitenin çoğu önce bir söylenti olarak dolaşıyor sonra bir basın açıklamasına dönüşüyor ve ardından da herkesin zaten bildiği bir gerçek (ya da yalan) kabul ediliyor.
Bir sabah şöyle bir haberle uyandık: ABD ve İsrail İran’a saldırdı !
Washington’da bu gelişme “kararlılık”, “caydırıcılık” ve “liderlik” gibi afili kelimelerle anlatıldı. Ama aynı anda başka kelimeler de dolaşıyordu.
Mesela “yetki”, “hukuk”, “düzen” gibi…
ABD’de özellikle Demokratlar, Başkan Donald Trump’ın Kongre onayı olmadan savaşa girmesini sert biçimde eleştirdi. Birçok Demokrat siyasetçi, yönetimin İran’a yönelik savaşının “yalanlara dayandığını” ve ortada geçerli bir gerekçe bulunmadığını söyledi.
Kongrede Trump’ın askeri yetkilerini sınırlamayı hedefleyen bir “savaş yetkileri” tasarısı bile gündeme geldi. Ama Senato’da çoğunluk buna karşı çıktı ve tasarı reddedildi.
Böylece Washington’da klasik demokrasi ritüeli tamamlanmış oldu. Savaş başladı, sonra yetki tartışıldı.
ABD iç siyaseti bu sırada yeni bir matematik problemiyle meşgul. “Bir başkan savaşa girdiğinde muhalefet onu ne kadar eleştirmeli?”
Bazı Demokratlar, eleştirinin dozu konusunda farklı tonlar kullanıyor ama neredeyse hepsi aynı noktada birleşiyor. Neticede Trump’ın İran’a yönelik bombardımanı Kongre’yi devre dışı bırakarak başlatması ciddi bir sorun.
Bu arada Trump da boş durmuyor. Mühimmat stoklarının “neredeyse sınırsız” olduğunu ve savaşın sürdürülebileceğini söyleyerek durumu oldukça basit bir cümleyle özetledi.
Böylece jeopolitik literatüre yeni bir kavram daha girmiş oldu:
“Sürdürülebilir savaş.”
Ama hikaye Washington’dan ibaret değil elbette.
Avrupa’da da bazı liderler sahneye çıktı. Bunların en gür seslisi kuşkusuz İspanya Başbakanı Pedro Sanchez.
Sanchez, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını açıkça eleştirdi ve İspanya’nın tutumunu tek bir cümleyle özetledi:
“Savaşa hayır.”
Madrid yönetimi bununla da yetinmedi. ABD’nin İspanya’daki bazı askeri üsleri İran’a karşı operasyonlarda kullanmasına izin vermedi.
Washington bu karardan pek hoşlanmadı.
Diplomasinin klasik dilinde buna “görüş ayrılığı” denir.
Avrupa’nın geri kalanı ise her zamanki diplomatik şiir dizeleriyle meşgul !
Uluslararası hukuk vurgusu, gerilimin düşürülmesi isteği, diplomasi çağrısı…
Bu metinler öylesine dengeli ki, aynı anda hem savaşın yanlış olduğunu hem de savaşanların bazı nedenleri olabileceğini söyleyebiliyor.
Diplomasi zaten biraz da bu değil midir? Herkesin aynı paragrafta farklı şeyler okuyabilmesi.
Bu sırada dünyadaki kamuoyu da kendi küçük ironisini üretti.
Sosyal medyada milyonlarca insan savaşa karşı ya da düşmanca mesajlar paylaşıyor, aynı telefonlarla savaş görüntülerini izliyor,
aynı algoritmaların önerdiği tartışmalarda birbirleriyle kavga ediyor.
Teknoloji çağının pasifist ritüeli tam da !
Herkes haklı görünüyor.
Ama herkes de endişeli.
Birbirini eleştiren eleştirene.
Ama savaş yine de devam ediyor.
Belki de bu yüzden günümüz dünyasının en güvenilir bilgi kaynağı artık istihbarat raporları ya da diplomatik belgeler değil.
Tevatür.
Birileri bir şey söylüyor, bir başkası bunu yorumluyor,
üçüncü biri de “zaten herkes biliyor” diyerek kesin bilgiye dönüştürüyor.
İşte buna uluslararası ilişkilerde de artık tevatür deniyor.