Atatürk’ü müfredattan öte okumaya başlayanların belki de O’nunla özdeşleştirdiği bir sözcük “behemahal” !
İstanbul Üniversitesi web sitesi uzantılı kaynaktan alıntı ile anlamı “her ne olursa olsun, ne pahasına olursa olsun, mutlaka anlamında kullanılan Farsça kökenli bir kelime”.
Bir durumun ya da olayın her koşulda mutlaka gerçekleşmesi gerektiğini vurgulamak için kullanılıyor.
Gazi’nin 1925’te Kastamonu’da yaptığı konuşmadan örnek verelim: “Artık duramayız. Behemehal ileri gideceğiz. Geriye ise hiç gidemeyiz. Çünkü ileri gitmeye mecburuz. Millet vazıhan bilmelidir.
Mehmet Aydın
•
Atatürk’ü müfredattan öte okumaya başlayanların belki de O’nunla özdeşleştirdiği bir sözcük “behemahal” !
İstanbul Üniversitesi web sitesi uzantılı kaynaktan alıntı ile anlamı “her ne olursa olsun, ne pahasına olursa olsun, mutlaka anlamında kullanılan Farsça kökenli bir kelime”.
Bir durumun ya da olayın her koşulda mutlaka gerçekleşmesi gerektiğini vurgulamak için kullanılıyor.
Gazi’nin 1925’te Kastamonu’da yaptığı konuşmadan örnek verelim: “Artık duramayız. Behemehal ileri gideceğiz. Geriye ise hiç gidemeyiz. Çünkü ileri gitmeye mecburuz. Millet vazıhan bilmelidir. Medeniyet öyle bir kuvvetli ateştir ki ona bigane olanları yakar ve mahveder. İçinde bulunduğumuz aile-i medeniyette layık olduğumuz mevkii bulacak ve onu muhafaza ve ilan edeceğiz. Refah, saadet ve insanlık bundadır.”
Bu tarihin 100 yıl sonrasında, 2025’i taze geride bırakmışken Dünya Ekonomik Forumu’nda aklımda dolandı durdu bu sözcük.
Bu yazı kaleme alındığında ABD Başkanı Donald Trump’ın merakla beklenen konuşması henüz gerçekleşmedi.
Ama Kanada Başbakanı Mark Carney, kurallara dayalı düzen hakkındaki hikayenin kısmen yanlış olduğunu bildiklerini, uluslararası hukukun sanık ve mağdurun kimliğine bağlı olarak farklı derecelerde uygulandığını bildiklerini dile getirdi. Bu kurgunun (eskimiş) yararından ve tabelasını taşıdıklarından bahsetti. Retorik ile gerçeklik arasındaki uçurumu büyük ölçüde görmezden geldik dedi. Ve pazarlık artık işe yaramıyor, bir geçiş sürecinde değil, bir kırılmanın ortasındayız diye içini döktü.
Bugün (20 Ocak 2026) söyleşi yaptığımız Oxfam Direktörü Amitabh Behar, sadece 12 milyarderin, tüm dünya nüfusunun toplamından daha fazla varlığa sahip olduğunu ifade etti. Dünya nüfusunun yüzde 50’sinin yoksulluk içinde yaşadığını ve birçok insanın temel öğünlerine bile ulaşamadığını belirten Behar, hükümetlerin aldığı kararların çoğunlukla "aşırı zenginleri daha da zenginleştirmeye" yönelik olduğunu söyledi.
Atatürk’ün “Artık duramayız…” diye başlayan veciz sözü, 20. yüzyılın ilk çeyreği kapanırken insanlığın önünde duran tarihsel eşiği berrak biçimde tarif eder.
Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıntıları arasından çıkan dünya, imparatorlukların çözüldüğü, ulus-devletlerin kurulduğu, bilim ve tekniğin siyasal ve toplumsal hayatı geri dönülmez biçimde dönüştürdüğü bir medeniyet eşiğindeydi.
Atatürk için “ileri gitmek” yalnızca teknik ilerleme değil; aklı, bilimi, hukuku ve insan onurunu merkeze alan yeni bir medeniyet dairesinde yer alma iradesiydi. Geriye dönüşün imkansızlığı, nostaljik bir tercih meselesi değil, çağın zorlayıcı gerçekliğiydi adeta.
Yani medeniyet, bigane kalanı yakacak kadar güçlü bir ateşti ve bu ateşten kaçmak, yok oluşu kabullenmek anlamına geliyordu.
Geçen yüz yılı aşan sürede dünya yine benzer bir kırılma anına gelmiş durumda.
Küresel düzenin değişimi, bilmem kaç kutuplu dünyanın ya da alışıldık güç dengelerinin çözülmesini, dijitalleşmenin, yapay zekanın, iklim krizinin ve jeopolitik gerilimlerin yeni bir medeniyet tanımı dayatmasını ifade ediyor gibi.
Uluslararası kurumların sorgulandığı (hatta fikren dağıldığı), ekonomik ve teknolojik rekabetin sertleştiği bu dönemde geri çekilme ya da içe kapanma da tıpkı Atatürk’ün işaret ettiği gibi gerçekçi bir seçenek değil, siz ne dersiniz?
Çağın medeniyeti artık sınırları aşan veri ağlarında, bilgi üretiminde, sürdürülebilirlikte ve insan merkezli kalkınmada şekilleniyor. Bu alanların dışında kalan toplumlar, küresel ısı haritasının dışında kalarak korunmuyor, aksine onun etkisiyle kavruluyor.
Bugünün dünyasında ultra milyarder, aşırı yoksul ya da istediğiniz herhangi bir devletin lideri olun; adına durum ya da olay deyin her koşulda “değişim” gerçekleşiyor.
Öğle saatlerinde Davos’ta forumun gerçekleştiği yerin ana caddesinde yanımdaki bir röportaja kulak misafiri oldum. Soruları yanıtlayan kişi ünlü olduğunu söylediği bir İngiliz Atasözü’nü paylaştı: “Necessity is the mother of invention.”
Yani "İhtiyaç, icadın anasıdır."
20.yüzyılın başında ulusların varlığını sürdürebilmesi için nasıl ki yeni kurumlar, yeni fikirler ve yeni bir medeniyet tasavvuru zorunlu hale geldiyse 2025 ve 2026’da tartışılan küresel düzen değişimi de benzer bir mecburiyeti dayatmaktadır.
İlerleme, artık bir tercih değil çağın ihtiyaçlarına cevap verecek yeni çözümler, yeni iş birlikleri ve yeni değerler üretmenin şartıdır.
Zorunluluk, geri kalanı yakıp geçen medeniyet ateşi karşısında ya yok olmayı ya da icat etmeyi, dönüştürmeyi ve yeniden konumlanmayı seçme anıdır.
Bu yüzden bugün de refah, saadet ve insanlık ancak zorunluluğu doğru okuyup onu yaratıcı bir iradeye dönüştürebilen toplumların ufkunda şekillenmek zorundadır. Aksi halde yıkım ve yıkıcı aktör ve hadiselerin devamı kaçınılmaz görünüyor.